Ankara Sosyal Medya Ajansı On1 Medya’nın bu yazısında;

“O nasıl başlık öyle” diye hemen itiraz etmeyin lütfen. İzah edelim… Bize göre Cem Yılmaz, Türkiye’nin en başarılı komedyenlerindendir. Türkçe dili kültür emperyalizminin etkisi altında kalmasaydı ve de espri anlayışı kültürlere göre farklılık göstermeseydi “dünya çapında” olacağından da hiç şüphemiz yok. Yeteneği ve kendini sürekli geliştirmesinin yanında kariyer yönetimindeki başarısı, onu ilk günden beri zirvede tutmayı sağlayan faktörlerden. Fakat şu sıralar aldığı bazı kararlar, kendisinin aleyhine işliyor olabilir…

Bildiğiniz gibi Cem Yılmaz, hem Opet hem de Hepsiburada gibi iki büyük markanın iletişim çalışmalarında aynı anda yer alıyor. İki firmanın reklamları da çok hoş ve eğlenceli. Ancak tüketici nezdinde bir karmaşaya, “Opet’ten tişört ısmarladım… Hepsiburada’dan benzin aldım” gibi bazı esprilere de yol açmıyor değil. Hepsiburada reklamı yayına girdiğinde Opet’inki çoktan başlamıştı ve reklamda Hepsiburada markası da gözükmüyordu. Neyse ki sonradan durum toparlandı. Tabii işin bir de Cem Yılmaz tarafı var… Reklam kampanyalarında şöhretlerin yer almalarının belli nedenleri vardır. Bazen güvenilirlikleri, bazen sevilen isimler oluşları bazen de kendilerine has beğenilen başka özelliklerini markalara “yansıttıkları” için tercih edilirler. Nihayetinde de bu isimler “kendilerinden” bir şey verirler. Uluslararası terminolojide buna “substance” kaybı denir… Salamdan bir parça kesilmesi gibi de düşünülebilir bu. Her reklam bir parça daha alır… Zaman zaman şöhretlerin reklam kampanyalarından aldıkları ücretler “astronomik” bulunarak eleştirilir. Ancak, şöhretler açısından geri döndürülmesi zor, “tek atımlık kurşun” gibi değerlendirilmesi gereken bu çalışmaların ünlülerde yaratacağı “aşınma” hiç de azımsanmamalı. O nedenle salamdan kesilen dilim ne kadar büyükse ücret de o kadar büyük olur… Sonuç olarak, Cem Yılmaz’ın aynı anda iki reklam kampanyasında yer alması ya da aşınması “kriz” boyutunda değildir. Bunu, gösterilerinin hâlâ kapalı gişe oynamasından, kendisine olan ilgide bir eksiklik olmamasından da anlayabiliriz. Yine de “hasara” neden olabileceğini, en azından “güç kirlenmesi” denen duruma yol açabileceğini kabul etmek gerekir.

Üniversitelerimizin hâli pür meali

ODTÜ Enformatik Enstitüsü bünyesinde faaliyet gösteren URAP (University Ranking by Academic Performance) Araştırma Laboratuvarı; Türkiye ve dünyadaki üniversiteleri, yayınladıkları makalelere ve aldıkları atıflara dayalı geliştirdikleri bir “akademik performans” modeline göre sıraladığı iki liste yayınladı. 166 üniversitenin yer aldığı Türkiye üniversiteleri listesi, YÖK ile Clarivate Analytics/InCites’ın verilerine göre hazırlanmış. Buna göre ilk 5 şöyleymiş: 1. Hacettepe Üniversitesi, 2. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, 3. İstanbul Teknik Üniversitesi, 4. İstanbul Üniversitesi, 5. Koç Üniversitesi. Sıralamada yer alan 110’u devlet, 56’sı ise vakıf üniversitesi olan kurumlar tarafından “etki değeri yüksek” dergilerde yayınlanan toplam makale sayısı 31 bin 271 imiş. Bu makalelerin yüzde 84’ü devlet üniversitelerince üretilmiş. Bütün bu veriyi anlamlandırabilmek, üniversitelerimizin durumu tahlil edebilmek için elbette karşılaştırma yapmaya ihtiyacımız var. Aynı kurumun yayınladığı “Dünya Üniversiteleri Listesi” bize yardımcı oluyor… Ancak durum pek de iç açıcı değil. Dünya listesinde 2 bin 500 üniversite yer alıyor. Ülkemizde ilk beşe giren üniversiteler, orada ilk 500’de bile yok maalesef. Durum şöyle: Hacettepe Üniversitesi 534., İstanbul Üniversitesi 582., Orta Doğu Teknik Üniversitesi 706., İstanbul Teknik Üniversitesi 698., Koç Üniversitesi ise 1040. olarak konumlanmış. Ülkemizde son derece kaliteli akademik kadrolara sahip, farklı alanlarda yaptıkları yatırımlarla farklılaşmayı başarmış üniversiteler var. Buna rağmen sorun, “iletişim” konusunda yaşanıyor. Kendilerini ifade edemiyorlar. İletişim alanında birbirleriyle yarış hâlindeler, oysa öncelikle yayın, alıntılanma ve nitelikli öğrencilerin kazanılması konusunda rekabet içinde olmalılar. Ancak o zaman akademik performansa, yani üniversitelerin “varoluş nedenine” dayalı iletişim yapmaları mümkün olabilir.

Bu arada bizim “kapsama alanımıza” giren iletişim fakültelerinin durumu ise ayrıca üzerine düşünülmesi gereken bir mesele. İletişim sektöründe çalışanların çok düşük bir oranının iletişim fakültesi mezunu olduklarını söylersek abartmış olmayız. Fakültelerin ve (açık öğretim dâhil) mezunlarının sayısıyla sektörün eleman ihtiyacı arasındaki uçurum içler acısı duruma işaret ediyor…

İyi yaşam… Kime göre?

Uluslararası reklam ve halkla ilişkiler net- work’ü Ogilvy, pandemi döneminde dört kıtadaki 14 ülkede 7 bin katılımcıyla bir araştırma yapmış. “İyi Yaşam” araştırmasına göre; 4,5 trilyon dolarlık küresel “iyi yaşam ekonomisi”, global ekonomiden iki kat hızlı büyüyormuş ve tüketicilerin yüzde 73’ü tarafından marka stratejisinin temel bir unsuru olarak kabul ediliyormuş. Araştırmada gıda, atıştırmalık, cilt bakımı, havayolları, oteller, otomobiller ve bankacılığı içeren yedi sektör temel alınmış. Buna göre, global tüketicinin yüzde 77’si “iyi yaşam” kavramını çok önemli buluyor, yüzde 80’i hayatlarındaki iyi yaşam unsurlarını iyileştirmek istiyor, yüzde 75’i ise markaların “iyi yaşam” için daha fazlasını yapabileceğini düşünüyormuş. Araştırma sonuçlarından bir basın bülteniyle haberdar olduk. Ogilvy İstanbul’un başarılı CEO’su Emine Çubukçu’nun, araştırma sonucunun Türkiye’deki iletişim stratejilerini oluştururken de dikkate alınması gerektiği değerlendirmesi dışında Türkiye’ye dair bir bilgi bulamadık. Keşke ülkemizdeki tüketicilerin bu yöndeki eğilimlerine de yer verselermiş… Çünkü, “iyi yaşam” meselesinin ülkemiz insanının “ortak ruhî şekillenmesi”nde ne kadar etkili olduğunu bilmeden Batı’dan kopyala-yapıştır stratejilerin çalışmadığını biliyoruz. Dünyadaki trendleri geç de olsa ülkemizde görmek mümkün olabiliyor ama “zamanlama” çok şeyi değiştirir… Bizdeki sonuçlardan haberdar olmak, tüketicilerin bugün ne düşündüğünü, satın alma davranışlarını etkileyen faktörleri öğrenmek sektörler için aydınlatıcı olabilirdi. Yine de özellikle B2C üretim yapan markaların böyle araştırmaları dikkate almalarında yarar olabilir.

Related Post

Leave a Comment